Menü
SİYANÜR Heceöykü, Nisan-Mayıs 2020, Sayı: 98
Öyküler • SİYANÜR Heceöykü, Nisan-Mayıs 2020, Sayı: 98

SİYANÜR Heceöykü, Nisan-Mayıs 2020, Sayı: 98

Gökler üstümüze üstümüze yıkılmakta. Bıçak kemiğe dayanmış.  İntihara itilmiş bütün ülke.

Hilmi Bey, eski toprak. Umur görmüş, bunca yıl yaş yaşamış, eskilerin, ismiyle müsemma dedikleri cinsten, adı gibi efendiden bir fani.    

Karısını kaybettikten sonra oğlunu dinledi, yanlarına taşındı; evin iki apartman arasındaki bahçeye yüksekten bakar odasını verdiler; faks gibi, internet gibi, akıllı telefon gibi zıpçıktılıklara zaten uzaktı, son zamanlarda televizyondan da uzak durdu; oğlu olsun, gelini olsun fazlasıyla ilgi gösterseler de o tiryakisi olduğu gazetesiyle baş başa kalmayı seçti hep; sessizliğini sadece oğul balı torunuyla paylaştı.

Hep böyle oluyor: Okurken, okurken, okurken, göz kapakları düşüyor-düşü-düş-dü-d. Yüzünde bir rüya tebessümü... Öyle dalıyor.

Sanki akvaryumdayım. Suyum ılık mı ılık. Kendimi bırakmışım. Bir tüy hafifliğiyle iniyor, iniyordum... Durduk. Allah Allah! Niye ki? Nerdeyiz hem? Evet, düzce bir yer. Ayağım toprakta. Burası... Burası... Heyt be! Bizim bahçe! Bahçemiz! Ligorinler işte: gurk gurk gırt! gurk gurk gırt! Pakize Abla,  tavukları bastıra bastıra anneme sesleniyor tahta perdeden: “Asiye! Bayat ekmeğin var mı, köfteye katacağım da.” Babam iki elinde derinliği iki üç parmak, eni boyu 20x25 iki çinko küvetle mutfak kapısında göründü, seslendi: “Asiye evde değil, annesine gitti, aceleyse ben bir bakayım bayat ekmek var mı?” “Hiç olur mu Salih Ağbi? Ben bulurum.”

Babam, “Sen bilirsin!” dedi, üstelemedi. Göz kırptı, küvetleri gösterdi, “N’apacağız şimdi?” demek bu. Tabii ki sihirbazlık. Hazır, annem de yok. “Şişeleri getireyim mi?” “Ama sakın koşma. Hele dönerken adım adım.” “Biliyorum baba. Siyanür zehirli diye söylüyorsun bunları di mi? Kirazda var, erikte, kayısıda var, en çok da şeftalide... Kaç şeftalinin kabuğu, bir insanı bir dakikada öldürüyordu baba?” Sıcak sıcak gülmesi var babamın, seviyorum. “Cır cır! Şeftalinin kabuğu değil öldüren; kabuğundaki zehir” diyor, “O da altısındaki zehri tek damla yapıp bir seferde içersen.”

Karanlık odadaydılar; biri sanki siyah kavanoz; öteki, hünnaba çalar kahverengi şişe, ikisini de getirdim. Babam tenekeden yapılmış, önü musluklu seyyar çeşmenin başında küvet yıkıyor, gösterisine hazırlanıyordu. Şişeleri aldı, açık kahverengi olanı salladı, gözünü yanaştırdı, içini görmeye çalıştı –olmadı. Kapağı maviydi, vidalıydı, çevirdi... “Bak hele! Siyanür kalmamış.” “Alayım baba!” Çarşı içinde Bakırcı Ziya diye bilinir, mahallemizden bir adam. Amcamız. İki komşusuyla dükkân önünde muhabbetteler. “Ziya Amca, babamın selamı var...” “Hoş geldin evlat! Siyanür mü?” Şişeyi uzattım. Aldı. Hasır sepet içinde tutulmuş, karnı şiş, rengi hünnabî ufarak cam damacanadan huniyle bizim şişeye doldurdu. “Sakın koşma, şişeye mukayyet ol. Babana selam söyle! Anlaşılan, siyahları sepyalayacak yine. ‘Ziya amcam, kolay gelsin! diyor’ de.” Komşuları beni merak etmiş olacaklar, tahmin yürütüyorlardı arkamdan. Ayaklarımı yavaşladım: “Salih’in şıkırdımı mı bu?” “Öyle!” “Seyyar fotoğrafçının?” “Öyle! Onun yakışıklısı.” “Maşallah! Akıllı akıllı konuştu seninle.”

Babam teneke musluğun yanına çökmüş, toprağa bakıyordu. İnanılır gibi değil; yerli kiremit döşeli oluğun iki yanında ta atık çukuruna kadar yüzlerce hayvan yatmaktaydı toprakta. Ölmüştüler. Sümüklüsü, kabuksuzu, küçük, büyük ne kadar böcek, solucan, danaburnu, fare varsa toprak altında, hepsi yukarı çıkmış, karınları şişmiş olarak orada can vermişlerdi. Babama baktım. “Eski hipoyu oluğa dökmedim de, ayaktan saçtım, böyle oldu” dedi.

Tencereye benzer küveti vardır, babam uzattı, hiposülfiti gösterdi. Ben babamın ateş kalfasıyım, bilmediğim yoktur, kaba su koydum, beyaz beyaz kristaller olan hiposülfiti suya döktüm, karıştırdım. Meret eridikçe su soğudu. Bunu herkes bilmez. Sabitleyici banyodur bu. Filmdeki görüntü karanlık odada miktarınca ışık altında karta aktarılır; ışıklanmış kart özel bir kimyasalda gelişip fotoğrafa dönüşür dönüşmez bu hiposülfite atılır ki fotoğraf iki günde uçup gitmesin, sabitlensin. Eskimişi bile onca hayvanı öldürmeye yetiyor; babama sökmez! İsterse hiponun en tazesi olsun, babam şişmez.

“Ateş kalfam! Hadi içerdeki küveti getir.” Durdukladım. “Hani fotoğrafları parlatmak için yapıştırdığımız cam var ya, küvet işte onun önünde. İçi dolu.”

Babam çektiği her pozdan en az dört kartpostal veya 13x18 agrandize eder, müşteri istesin istemesin, ikisini de mutlaka siyahtan sepyaya çevirir. Sihirbazdır babam. Dört köşe küvetlerden birine mısır gevreğine benzer sarı renkli minik minik bir şeyler koyar önce, üstüne su döker; mısır çok kolay çözülür suda, ama bir koku, bir koku yayılır; kaçma kaçamazsınız, bütün gerizler çukurlarını boşaltmış ardınızdan geliyor yahut bütün bir şehir tadarut etmiş de duyduğunuz onun kokusudur sanırsınız –öyle pis!

Camın önündeki küvet su doluydu, içinde de ağzına kadar fotoğraf vardı: babamın sepya için beklettikleriyle son bir hafta içinde çektikleri... Sudaki fotoğraflardan birkaç tane alıyor, pis kokulu suya birer birer atıyordu babam... “Monosülfür” derdi, dericilikte kıl dökmek için kullanılırmış, kimyadaki adı da bu mudur, bilmem; kılı döken, fotoğrafı dökmez mi? Çok geçmeden solmaya başlar resim, saniye saniye izleriz: soluyor-soluyo-soluy-solu-sol-so-o... Elde fotoğrafın beyaz kartından başka bir şey kalmaz. Heyecana kapılmamak ne mümkün! “Baba, ya canlanmazsa resim?” “Canlanır, canlanır!” “Gidenler dönmezse baba?” “Dönerler, dönerler!” “Hiç korkmuyor musun, canlandıramazsam diye?” “Neden korkayım, bugüne kadar canlandıramadığım hiç olmadı ki!” Babam ellerine bakıyor son defa, çizik mizik var mı diye –yok. Fotoğrafı uçup gitmiş kartları, bu defa pis kokan sudan alıp yine birer birer ve yapışmalarına fırsat vermeden sulandırılmış siyanüre atar... Çok geçmez bir şenlik kopar ki siyah fotoğraflar kahve renginde hayata dönmekteler.    

Çın! Çın!

“Yandık annen geldi!”

“Gelsin baba, kötü bir şey mi yapıyorsun?”

Sokak kapısının çıngırdamasıyla annemin bahçeye girmesi, başımıza dikilmesi bir oldu, ayrıca:

“Ah Salih! Ta sokak başında anladım küvetlerinle, ilaçlarınla oynadığını. Mahalle kokmuş. Senden sepya isteyen mi var!”

“Yok. Biliyorum. Yapmasam neden yapmadın? diye de sorulmayacak. Ama eskiyoruz. Bugün var, yarın yokuz. Sepya bunu hatırlatıyor işte. Sinemada bile geçmiş zaman sahneleri kahverengi değil mi?”  

“Herkes öğrendi geçici olduğunu, hep mi hatırlatacaksın?”      

“Geçicilik değil sadece, burada bir de sihirbazlık var. Ölüm var, diriliş var. Bilgi başka bir şey, ben aşkın bir şeyden söz ediyorum. Bu görülesi değil mi? Bunun keyfini çıkar.”

Babamla annem, sık sık yüksek sesle konuşurlar; kavga ettiklerini sanırdım küçükken, boşanacaklar, ben de hem öksüz hem yetim kalacağım diye çok korkardım. Sonra alıştım. Boşanmıyorlar, hatta kavgadan sonra birbirlerini daha tutar oluyorlardı.”  

Babam hem anneme cevap veriyor hem de fotoğrafları siyanürlü küvette kahveye dönüştürüp sabitlensin için hiponun içine atıyordu.

“Bak sana ne göstereceğim” dedi babam birden.

Hipodakilerden iki tanesini çekti. Büyük teyzem bizdeydi geçen hafta. Hastalığından yorgun düşmüş, dirilmek umuduyla kardeşine gelmiş, ama umduğunu bulamamıştı. Teyzem, televizyondaki dizileri kaçırmayan teyzem, bu meraktan da düşmüştü. Annem çok etkilendi, ağladı. Biri teyzemle annemin, biri de onlarla benim iki pozumuzu almıştı babam, meğer onları da siyanürden geçirmiş, anneme uzattı.

Etinden et koparılmış gibi hıçkıra hıçkıra ağladı annem, durdu durdu ağladı sesle, ablam ablam diye diye ünledi. Ne babam karıştı ağlamasına ne de ben. Ağlaması rahatladı, göğsünün kabarması yavaşladı... Bir eliyle beni belimden sardı, ötekini babamın omzuna koyup yanağından öptü, “İyi düşünmüşsün Salih” dedi. Güzel vazgeçişleri var annemin, seviyorum.

Yine akvaryumdayım. Suyum ılık. Yukarıdan çekiliyorum. Durduk. Allah Allah! Niye bu minder, sedir? Burası... Burası... Evet, oğlumun evinde, odamdayım.

Torun, küçük küçük adımlarla geldi, yavaş sesle:

“Dedecik! Dedecik! Uyumuşsun.”

“Vay, köftehor! Geldin demek, hoş geldin! Seni beklerken uyuyakalmışım. Okulda bugün neler öğendin bakalım! Baban da geldi mi?”

“Annemle balkondalar; sigara içiyorlar. Her şeyi merak etmeyecekmişiz. Zehirli bir şey varmış, ona rastlayabilirmişiz. Her yerde de satılmayacakmış zaten artık. Okuldan dediler. Öğretmen dedi. Babamlar da bunu konuşuyor.”

“Peki, sen ne diyorsun bu zehir işine?”

“Antalya’da olmuş dedecik! İki kızıyla annelerini zehirlemiş adam! Sonra kendisi de içmiş zehiri. Adam deli, di mi dede? Delirmiş.”

“Neden delirmiş? Nedir onu delirten?”

“Antalya’da olanın nedenini bilmiyorum. Sen biliyor musun?”

Hilmi Bey, düşündüğünü söylemek üzereydi, oğluyla gelini şenlik içinde girdiler:

“Vay, dedeyle torun sıkı bir konuya girmişler bile.”

“Konuştuklarınızı duyduk, siyanür denilen zıkkım uluorta satılırsa bu intiharların sonu gelmez.”

“Yapma gelin kızım! Bıçak kemiğe dayanmış. Yarın diye bir şey yok.”

Hilmi Bey, eleştirilerini daha rahat yapsın için oğlu araya girer, karısının yerine cevabı o verir: 

“Ama son olayda cinnet getiren adam, kuyumcu baba. Önce karısıyla çocuğunu öldürüyor siyanürle, sonra da kendi canına kıyıyor. Kolayında siyanür olmasaydı, cinnetinin önüne geçilebilirdi belki.”

Hilmi Bey kızar:

“Hadi canım, kuyumcu dendi mi tuzu kurular geliyor aklınıza hep. Onlar da kurban verir.”

Torun annesine, babasına, dedesine baktı, baktı, baktı, üç nokta boyunca baktı.  

“Sen ne düşünüyorsun tosunum? Kim haklı? Hangimiz?”  

“Bab-ba!” Şımartıyorsun çocuğu, demekti bu.

Alınganlık göstermedi çocuk, ama kimi haklı bulduğunu da söyleyemedi.

“Acele etme tosunum, acele etme. Bu siyanür işinin nasıl bir iş olduğunu anlatayım, kararını öyle ver.”

Dedesine yöneldi çocuk, gülümsedi.                                                                                          

“İntihar edilen evlerde hiç dede var mıydı?” diye mırıldandı galiba. “Dedem babama ne güzel kızıyor, seviyorum” dediğini de duydum sanki!

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....