Menü
SELAHATTİN BATU VE DENEMELERİ
Hece Yazıları • SELAHATTİN BATU VE DENEMELERİ

SELAHATTİN BATU VE DENEMELERİ

Selâhattin Batu, 1905 yılında Çanakkale/Eceabat’ta doğar. 1962 yılında Venedik üzerinden İsviçre’ye gitmek üzere İstanbul’dan bindiği Marmara vapuru Gelibolu önlerine geldiğinde çocukluğu canlanır gözünde: “Hamzabey koyunda denize girerdim. Fener’den gün batışlarını seyrederdim. İdadiyi orada okumuştum, edebiyata o sıralarda başlamıştım. İlk yazdığım bir piyesi hatırlıyorum şimdi, mısralarını bir bir bu kıyılarda gezerken hazırlamıştım.” (Batu, 1966: 5)

Ortaöğrenimini 1921 yılında Gelibolu Lisesi’nde tamamladıktan sonra Yüksek Veterinerlik Okulu’na yazılır; 1925’te bitirdiği bu okula 1926’da asistan olarak alınır, 1927 yılında Ziraat Bakanlığı tarafından uzmanlık yapması için Almanya’ya gönderilir; dört yılın sonunda zootekni ve genetik üzerine doktorasını vererek memlekete döner, 1933’te AÜ Veteriner Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak katılır, 1941’de profesör unvanını alır. Selâhattin Batu’nun bir dönem süren milletvekilliği de vardır: 1944’te Çanakkale’den TBMM’ye girer, 7. dönem çalışmalarına katılır; 1947’de fakülteye döner, iki kez dekanlık yapar, 1969’da zootekni profesörlüğünden emekliye ayrılır, 1972’de rahatsızlanarak İngiltere’de ameliyat olup yurda döner, 1973 yılında ölür. Mezarı Zincirlikuyu’dadır. (Wikipedia). Uzun yıllar TDK üyeliğinde bulunan, 1940’lı yıllarda Tercüme Bürosu’nda, bir ara Unesco yönetiminde görev alan ve Uluslararası Yazarlar Derneği P.E.N üyesi olan şair ve gezi, deneme, oyun yazarı Selâhattin Batu 1947 Ocak’nda da  Suut Kemal Yetkin’le Sanat ve Edebiyat adlı haftalık bir gazete çıkarıp yönetir; ama “türlü olumsuz propagandalar, iftiralar karşısında ancak bir yıl dayanır” aynı yılın 16 Aralık’ında 50’nci sayısını çıkarıp dergiyi kapatırlar. (Yetkin, 1973: 4-5).

Selâhattin Batu “son nefesine kadar” yazmış bir değer. Hocalık yapıyor, akademik yayınlar hazırlıyor; bir yandan da, süreli yayınlardan Ulus, Varlık, Türk Dili, İstanbul, Tercüme, Çağrı ve Hisar’a şiir ve yazı veriyor; çok iyi Almanca’sı Fransızca’sı ile çeviriler yapıyor; konularını Türk ve Yunan efsanelerinden alan manzum oyunları: İphigenia Tauris’te (1943), Kerem ile Aslı (1943), Güzel Helena (1959) ve Oğuzata’yı (1961) kaleme alıyor; Adnan Saygun’un operası için  Kerem (1953) ve Köroğlu (1971) librettolarını yazıyor. İki şiir kitabı: Bursa’da Yeşiller (1949) ve Rüzgârlı Su (1962); bir deneme kitabı: İnsan ve Sanat; dört de gezi kitabı var Batu’nun: Romancero (1953), İsviçre Günleri (1966), Avusturya ve Venedik Günleri (1970), İspanya Büyüsü (1972).

Selâhattin Batu şiirle çok erken tanışır. İlkokul sıralarında Namık Kemal’i, Hâmit’i, Mehmet Emin’i okur, Fikret’in pek çok şiirini ezberinde tutar, kendi de yazar; dördüncü sınıftayken Hâmide adında bir de dram kaleme alır –ki o da manzumdur. Fakat yükseköğrenim yıllarında pozitif bilimlerle karşılaşmak, Batu’yu şiirden alır, koparır. Her canlı organizmanın bütün karmaşıklığa rağmen düzenli çalışması, hele ki bir karaciğer hücresinin 10-15 kimya muadelesini bir an’a sığdırıp çözmesi onu hayretlere düşürür. Fakat okumayı bırakmaz Batu. Eski Yunan tragedya şairlerini okur en çok. Felsefe tarihini, sosyoloji ve psikolojiyi ihmal etmez. Daha sonra Goethe, Nietzsche, Dostoyevski...

Almanya’ya gider. Çalıştığı enstitüde genç bir asistanın, laboratuarda hoşbeş ederlerken Batu’ya “İlyada rapsodilerinden birini ezbere, Yunancasından okumaya başlar.” Pozitif bilimlerde çalışanların bile sanattan vazgeçmeyişi, ya da şöyle: “Batı kültürünün derinliği, ciddiliği” gözlerini kamaştırır Batu’nun.

Yurda döner. Bir akşam, ilk gençlik yıllarında yazdığı şiirlerinden birkaç mısra ansızın kendiliğinden dökülür. Edebiyata döner, dönüşün ilk ürünü İphigenia Tauris’te olur, kendisiyle sanırım 1953 yılında yapılan bir söyleşide “1942’den beri, Ulus’ta muntazaman yazılarım çıkar” diye ekler –ki on bir yıl demektir bu. (Batu, 1954a, 7).

Selâhattin Batu’nun aynı sıklıkta yazdığı dergilerden biri de Varlık’. İmzası ilk olarak derginin 1 Ağustos 1953 tarihli 397’nci sayısında “Rüyaların Yaşı” adlı şiirle görülür. Yayınevinin hizmeti var olsun, dergi arşivini dijitale yüklemiş, okura açmış; Batu’nun hayli şiiri var dergide, yazıları da tam 163 tane.

İnsan ve Sanat Selâhattin Batu’nun, tür adı “deneme” olarak belirtilmiş tek kitabı. 1945’te Remzi’den çıkmış, benimle yaşıt. Ne sahafta bulunabiliyor ne de Nadir’de. Kütüphaneci kardeşim Volkan Gülçek’in de hizmeti var olsun, taradı, gönderdi: Önsözle yirmi bir denemeden oluşuyor kitap. Türün olmazsa olmazı “düşünce”dir sanırım. Kişiden topluma, soyuttan somuta yahut söz ya da sayı dünyasına ait olsun, düşünce kantarına çekilemeyecek hiçbir konu, hiçbir kavram yoktur. Herşey ama her şey; akıl, mantık, izan sahibi her fani tarafından açıklanabilir, tartışmaya açılabilir. Bundan olacak, deneme kitaplarında konuları ortak iki üç deneme ya çıkar ya çıkmaz. Denemenin imkânı geniştir, denemeci de bunu özgürce kullanır. Ya da şöyle: Denemeci her telden çalar. Her anlatım tekniğini kullanır.

İnsan ve Sanat’taki denemeler böyle değil. Bunlar dikey. Derinlemesine. O konudan bu konuya, bu temadan o temaya sıçramıyor Batu. Yayılmıyor. Kitabın adı İnsan ve Sanat konulmuş; “İnsan ve Sanatçı” yahut “İnsan ve Tabiat” yahut da “Tabiat ve Sanatçı” da olabilirdi. Bu üç kavram: “insan”, “tabiat” ve “sanatçı”; anlamları farklı olduğu halde hemen bütün denemelerde hem birbirlerini doğurmakta hem de birbirlerinin yerine kullanılmaktalar. Yani İnsan ve Sanat’taki denemeler hep aynı üçgende dönüp duruyor. Elbette, lafın gelişi söylüyorum bunu. Selâhattin Batu, bir oda içinde seyahate çıkmanın mümkün olduğunu gösteriyor bu denemeleriyle. Bu zordur. Nasıl ki konusu aşk, şarap, kadın olan Divan şiirinde gazeli, kasideyi kendi dili ve üslubuyla söylemiş şair de nihayetinde üçtür, beştir.

Selâhattin Batu, her denemenin bir hikâye olduğunu düşünür, ama “başkalarının değil, yazarın kendi hikâyesi” diye de dikkatimizi çeker. Devamı da şu: “Çoğu anlatılanlar gibi dışımızda geçmez, olaylara bile bağlı değildir çoğu; düşüncenin serüvenlerini anlatır ... daha çok düşüncelerle oynar denemeci.” (Batu, 1958a: 4). Hikâyecinin dağıttığını, çoğalttığını, dili ekonomik kullanmadığını düşünür. Denemeci için ise “bu çeşit uzun sabırlara yabancıdır içi” der; denemeciyi şaire eş tutar: “Ne görür ne düşünürse kısaltmak, bir düşüncede özetlemek ister.  Hatta tasvirleri, anlatışları biraz da hor görür içinden; o da şair gibi göz kamaştıran resimlerle, içe işleyen telkinlerle konuşmayı sever (...) en anlaşılır sözlerle anlaşılmayanı anlatır.” (Batu, 1958b: 3). Kelimeleri salt kelime olarak görmez Batu. Kimi cümleler güzeldir, nükteli, ahenkli, musikilidir. Kulak kesiliriz. Batu bu sırrın kelimelerden geldiğini düşünür ve “denemelerin de şiirler gibi kelimelerle yazıldığını unutmamalı” der, denemeyi bir kez daha şiire eşitler:

Bence güzel dediğimiz, mısrada da, cümlede de aynı güzeldir; şiirinki bir yaban uyruklu değil, aynı toprağın ürünüdür. Kelime olmuş musikidir o da, şekil olmuş düşüncedir, duygudur, hayaldir. Güzel yazıların akışında duyulan sesle, şiirdeki oynaşımlar, çırpınışlar birbirine hiç mi benzemez? Hatta bizi bir ömür büyüsüne saran bu şiirler, bu güçlerini biraz da içlerindeki ‘nesir’den almazlar mı acaba? Onun sessizce balkıyışından, taşıdığı düşünceden beslenmezler mi?” (Batu, 1958b: 3).

Selâhattin Batu; Melih Cevdet gibi, Salah Birsel gibi, Cemal Süreya gibi şair denemecilerden. Galiba denemesine şiiri en çok katan da o. Hele ki İnsan ve Sanat’taki denemeler şiirle başlar şiirle gider. Tabiatın şiirini duymak, duyurmak ister Batu hep. Örneğin biri gerçek, öteki hülyalı iki dünyamızın kaleme alındığı “İptidada Gönül Vardı” adlı ilk deneme şöyle başlar: “Öyle demlerimiz olur ki, bir deniz kıyısında, bir ağaç altında kendimizle baş başa kalır, hülyalarımızın akışı içinde varlığımızı unuturuz.” Gerçek dünya, kendimizi unutmadığımız dünyadır, bu dünyada her şey duyularla sınırlıdır. Göz görür, kulak duyar, dil tadar... Oysa taştan bir anıtın bile, taşına dokunulduğunda, gözle, kulakla, dille erişilemeyen bir yanı vardır. Ağacın da vardır.  Fakat taş da, ağaç da diyeceklerini bir akşam vakti deniz kenarında söyler sadece.    

Selâhattin Batu, öyleyse “bizde iç içe yaşayan iki ben olmak gerektir” diye düşünür. Öyledir. Bu düalizmin dışta olan beni, “duyan ve tadan benimizdir.” Fakat doymaz, sözgelimi, ısırmak için bir meyveye uzandığı da olur, onu alıp ısırdığı da. Güzel denilen şey bir “ide”dir aslında, kutsal gibidir adeta, işte bu dış ben, bizim topraksı benimiz, gider, kutsala da dokunur.   

Peki, düalizmin içte olan beni nedir? Batu “gönül” der buna, tanımını da yapar: “O, bizde, muhakkak ki, topraktan ayrı şeylerin bütünüdür”; ilgisini de sürdürür: “Ve biz onun var olduğunu gayet iyi sezer, biliriz. İçimizde şakıyan ses odur.” Goethe de aynı görüştedir: “Gönül aklın yapamadığını yapar, aklın deneyip beceremediğini, o, büyük bir kolaylıkla başarır. Ona göre, en yüksek neviden yaratıcılık, mühim ve yeni olan her görüş, her keşif, meyve veren ve tesir yapan her büyük fikir; hiç kimsenin iradesi altında değildir ve topraksı kuvvetlerin üstüne yükselmiştir.”

İlham, Goethe’ye durduk yerde gelmiyor; onun, “şiirlerini yazacağı zaman kendisini, içgüdüsel bir tazyik altında ve düşte gibi, hemen orada yazmaya zorlanmış hissettiğini” kamu âlem bilir. Sözün özü şu ki şair, şiir yazarak rahatlar, boşalır, bir tazyikten kurtulur. Her şiir bir dolma boşalma sürecinde yaratılır. Sisyphus’un çilesine yakın bir çiledir şairinki de. Yunus’un “gemileyin oynayan ten” içinde “denizleyin kaynayan” diye anlattığı hâl, işte bu.

Bir adım daha atar Batu, asıl diyeceğini der:

Bir ömür boyunca çırpındıkları hâlde sanatın altın meyvesine uzanamayanlar, yıllarca uğraştıkları hâlde kendi seslerini bulamayanlar ve bize sırlarını ve şarkılarını söyleyemeyenler... o hatipler, sanatçılar, yabanlar, bahtlarına küssünler ve bunun sebebini yalnız kendi içlerinde, gönüllerinde arasınlar. Bunlar bilginseler büyük gerçeklere, şairseler ölümsüz musikilere, veli iseler Tanrı’ya varamayacaklardır. (..) Onun için Faust’un dediği gibi: ‘İptida fiil vardı’ değil ‘İptida gönül vardı’ diyelim ve onsuz hiçbir şey olmadı, yapılmadı bilelim. Ve İncil’in meşhur ayetlerini ‘Kelam’ yerine ‘Gönül’ koyarak, şöyle değiştirelim:

Gönül iptidada mevcut idi ve Gönül Allah’ın nezdinde idi ve Gönül Allah idi. Her şey onun vasıtasıyla vücuda geldi ve vücuda gelmiş olanlardan onsuz bir şey vücuda gelmedi. (Batu, 1945: 7-14)

Düzenli ve mantıklı her yazı, yazarın kendi kendine sorduğu sorulara açık açık verdiği cevaplardan oluşur. Batu bu denemelerinde soruları hem sık hem de açık açık sorup okuru birlikte düşünmeye çağırıyor. Ayrıca hemen her denemeye de tabiat veya tabiatla ilişkili bir durum, bir canlı veya insan hâlleriyle ilgili bir fotoğrafı betimleyerek başlıyor. Daha sonra tabiattaki hâlin insanın küçük dünyasında, üstelik iradesinin dışında tekrarlandığını göstererek aralarındaki benzerliğe dikkat çekiyor. Önemli olan, buradan ötesi. Dikkat çekilen hâl, sanatçının da yaratma sürecinde yaşadığı hâldir. Özeti: Sanatçı ancak ve ancak başlangıçtaki tabiat hâli ile buluştuğunda sanatçı olacaktır.

Bu denemeler sadece tematik değil, ayrıca Eflatûnî de. Adeta mağara istiaresini tekrarlar:  Gördüklerimiz gerçek değil, gölgedir; gerçek, bizim dışımızda, ideler âlemindedir. Öyleyse sanatçının amacı ide olmalı, onu aramalı; çile çekilecekse sadece bunun için çekilmelidir.

Esere önsöz yazan Dr. Melahat Özgü, Batu’nun “insanı tabiattan yaratıcılığa, kendisinden sanat eserine götüren (bir yolda) ölçülü bir lirizmin ışığıyla yürüdüğünü, kendisini de bilgin ve bilge olarak gördüğünü söyler haklı olarak. (Özgü, 1945: 5-6).

Kendi adıma: Kim bilir kaç yıldır düşünmediğim –ihmal ettiğim mi yoksa- bir sanat anlayışı. “Mağrurluğa Dair”, “Bu Dünyanın Cenneti, Cehennemi” gibi birkaç denemede neden-sonuç zayıflığı var, ayrıca kimi kelimeler de hayli eskimiş; buna rağmen bu kitabın yeni baskısı, bir yayınevi tarafından, yazarın üslubu da elbette korunmak şartıyla gözden geçirilerek yapılmalı. Büyük hayır olur.

Selâhattin Batu Tek Partili son mecliste milletvekili iken yayımlanır İnsan ve Sanat –1945’te. İçindeki yirmi bir denemenin hepsi mistik deneme olmakla, partinin kültür politikası dışında kalır, daha doğrusu: Kalması gerekir. Hayrettir, kalmamış. Peki, gözden mi kaçırılmış ya da partiye rağmen mi yayımlanmıştır kitap? CHP’nin hoşgörüsü düşünülemeyeceğine göre...  Cevabı, yazarın Ulus’ta 1942-1945 arası yayımlamış yazıları arasında mıdır acaba? Bunu da sanmıyorum.

Selâhattin Batu’nun Platoncu mistisizmden pozitivizme 1945’ten sonra geçtiği kesin. Şundan ki Batu’nun Varlık’taki denemeleri, derginin Mart 1954’te, 404’üncü sayıda çıkan ilk denemesinden Temmuz 1972’deki 778’inci sayıda yer alan son denemesine kadar hiç firesiz partiyle uyum içindedir. Fena halde çağdaş. Ve geçmişi fena halde dışlayıcı.

Merak ediyorum: Bilgelikten bilginliğe niçin geçer Batu? Mecbur mu kalmıştır? İradesiyle midir? Batu, yazdığı bütün dergiler taranmak üzre okunması gereken bir yazar. Çalışılmalı.

Merakımı gidereceğine inanmadan, Batu’nın gezileri geliyor aklıma:

Dört kitabından üçü günce tarzında.  Avusturya ve Venedik Günleri’nin ilk bölümü 1 Mayıs 1962-18 Kasım 1962, ikinci bölümü, 1 Nisan 1963-11 Nisan 1963 arasına ait güncelerdir. İsviçre Günleri’inde 18 Haziran 1962-18 Mart 1963 arası günceleri yer alır. İspanya Büyüsü’nün ilk bölümünde 27 Ağustos 1968-27 Ekim 1968, Londra’ya ait ikinci bölümde de 1 Şubat 1969-29 Aralık 1969 arası günceleri toplanmıştır. Yani 1945-1954 arasını anlamak için hiçbirinin yardımı olamaz.

Geriye kalıyor Romancero.

Selâhattin Batu’nun gezi kitaplarından sadece Romancero güncelerden oluşmaz. Ayrı başlıklar altında dört bölümde toplanmış yirmi dokuz yazı, yirmi dokuz deneme var içinde. 1953’te yayımlanmış. Gezilerin yapıldığı tarihi aşağı yukarı verecek iki cümle dikkat çekiyor:

Biri kitabın “Almanya-İtalya Yolculuğu” adlı ikinci bölümünde: “Almanya’yı yirmi iki yıldır görmemiştim. (Batu, 1953: 63). Eğer bu gezi, kitabın yayımlandığı 1953 yılında yapılmışsa, Batu’nun Almanya’ya gidişi 1931’den öncedir, artı olarak, yazarın daha önce de gitmişliği vardır.

Romancero’nun “İspanya Yolculuğu” adlı ilk bölümünden bir cümle, gezinin yapıldığı tarihi tam değilse de doğruya yakın vermekte: “Madrid’e bir gece yarısı varmışım. İspanya’yı görmek için hemen sokağa fırladım. Otuz yıl hasretini çektiğim bir ülke idi. Caddeler ışıl ışıl...”  (Batu, 1953: 7).

İspanya’ya 1923 yılında gitmiş olacak Batu. 1927’de de uzmanlık için Almanya’ya gider ki bu ilk gidişidir. Yirmi iki yıldır gitmediği Almanya’ya ikinci gidişi de, Romancero’nun yayımlandığı 1953’te veya az öncesinde olmalıdır.  

Peki, bu tarihler, bu geziler, Batu’nun 1945-1954 arasındaki değişimini açıklamaya yeter mi? Hayır. Bir kere, Almanya’dan Batı kültürünün derinliği karşısında gözleri kamaşmış olarak 1931’de döner Batu, dönüşünde de sanata sarılır. İnsan ve Sanat’taki denemeler, Batı’yı görmüş, üstelik de CHP’de yer almış bir yazarın denemeleri olamaz. Bir faninin eserinde büyük sanatkârın verdiği ilhamı görmesiyle heyecanlanan çağdaş bir mistiğin denemeleridir.        

Batu’daki mistisizmin başlangıcı galiba Romancero’nun ilk bölümünde. “İspanya Yolculuğu”nu kaleme alır Batu burada; Emevilerden kalan camilerin estetiği karşısında duyduğu hayranlığı adeta şiirle söyler. Sadece camilerdeki estetiğe değil, İspanya’nın bütününe hayrandır.

“İlk Duygu” başlıklı denemede İspanya’yı anlatmak için çırpınır, çırpınır Batu. Bir şarkıyla sembolleştirmek iste İspanya’yı, beğenmez, vazgeçer. Toledo’daki katedrali düşünür, olmaz. Bağları, zeytinlikleri dener, hafif kalırlar. Caddeler, vitrinler keza! İspanya ne şarkıdır ne katedral ne şu ne bu! İspanya anlatılamaz vesselam!

Selâhattin Batu’nun İspanya hayranlığı bir kitabında daha görülür, yanı sıra dilleri ve sıcaklıklarıyla... Hem de kitabın hemen girişinde:

Vapurumuz Sicilya açıklarında, Barselona’ya doğru yol alıyoruz.

Kaç yıl oldu İspanya’yı görmeyeli. Değişik bir iklimdir orası ve herkesten çok bize yakın. İlk bakışta Batı gibi görünür, ama başından bir Doğu serüveni geçmiş, yeni bir bileşimi gerçekleştirmiş, hâlâ o çabanın izleriyle zengindir. Dillerindeki o pelteklik, genizden gelen o boğuk ses, oyunlarındaki o kıvranış ve büyü başka bir renk verir bu kültüre.

Daha ilk gidişimde sevmiştim İspanya’yı... İnsanlar tanıdım orada, sıcaklıklarıyla şaşırttılar beni. Kırk yıllık dostlar gibi kucaklaşmayı, açık yürekle uzun uzun dertleşmeyi, bir güzel anıya içten bağlanmayı Batı’da yalnız İspanya’da gördüm.” (Batu, 1972: 5).

Selâhattin Batu İspanya’da sadece Doğu-Batı sentezini yahut sadece halkının bize yakınlığını yahut sadece Endülüs’ü görmekle kalsaydı, İnsan ve Sanat’taki denemeleri yine yazardı. Şundan ki Eski Yunan’ın, kendi sınırları dışında her yere, her şeye “barbar” dediğini hatırlıyor Batu. Akıl yürütüyor: “Sanatın barbarı da, insanı dışarıda bırakan bir yaratış olmalı.” Bunları “Kurtuba’daki Ulu Cami ile Sevilla’daki, Gırnata’daki sarayları görünce düşünüyor. Kurtuba’dakini anlatıyor:

Kurtuba Camii bir sütun ve kemer ormanıdır. Tabiat gibi bir şey. Sanki dört yanına doğru saatlerce yürüyebilirsiniz: Sağa gitseniz bir sütun kıyameti, sola dönseniz bir kemer cenneti... Epik bundan başka bir şey midir? Epik tarihin mimarisi değil mi?

Sonra, atmosferdeki o ruhanilik... Bursa ne kadar ruhaniyetli bir şehirse, şehre benzeyen bir cami de öyle. Pencerelerden fışkıran o kar beyaz ışık, oklar gibi fırlamış, dokunsanız belki kırılacak, bir avize yere dağılmış gibi, onu toplayacaksınız. Düşünmeye, duymaya, susmaya mecbursunuz Mutlaka ellerinizi yavaşça kaldıracak, mihraba doğru yürüyeceksiniz.” (Batu, 1953: 12-13).

Ve Batu’nun gayet haklı sorusu: “‘İnsan dışı’ bir sanat, bu mabedi yaratabilir miydi? O ilahilik, sessiz bir çağıltı gibi taşlara dökülen o sütunları, kemerleri yüzdüren iç ışığı, insanı anlamamış bir sanatın eseri olabilir miydi?” (Batu, 1953: 12).

Selâhattin Batu, denemeyi şiire yakın bulur, hatta şiir olduğunu, artı olarak tasvire, süse önem vermediğini söyler –bunları biliyoruz. “Denemelerin Dünyası” başlıklı yazısında da denemeci için “Nereden söze başlasa insandan başlar” der, yani insana ayna tutar; “ilgisine ulaşan kimler varsa hepsi bu aynanın içinde toplaşır.” (Batu, 1958b: 4).

Fakat hikâyesiz midir Batu’nun denemeleri? Nasıl olsun! Ne hikâyesiz bir roman okunur ne bir şiir. Ötesi de var: resim de, müzik de hikâyedir. Her şeyimiz. Batu’nun kastettiği, denemedeki hikâyenin, bir düşüncenin hikâyesi olduğudur. Ve o hikâye yazarın kendi hikâyesidir. Keza denemeleri de tasvirsiz değildir: İnsan ve Sanat’takiler olsun, gezi kitabı etiketiyle yayımlananlar olsun, baştan başa tasvirdir. Ama her biri de işlev yüklüdür. Batu’nun reddi, tasvir olsun diye süs olsun diye yapılmış tasvirleredir.

Merak ediliyordur: Batu’nun gezi kitapları deneme midir?

Evet! Romancero’da ayrı başlıklar altında, hepsinin de konusu “gezi” olan yirmi dokuz deneme var. Tematik denemelerdir. İsviçre Günleri, güncelerden oluşur, ama birkaç günce ayrı başlıklar altına alınıp adeta deneme kılınmıştır. Avusturya ve Venedik Günleri ile İspanya Büyüsü de güncelerden oluşur, günceler ayrı başlıklar altına da alınmamıştır. Peki, bir yazıyı deneme yapan, başlık mıdır? Değil elbette. Ama Batu’nun bu yazılarında düşünceye boş verdiği, kendi hikâyesini yazmadığı söylenebilir mi?

Örneğin bir kitabının gelişigüzel açtığım bir sayfasındaki “Leoben, 7 Ekim 1962” tarihli güncesinde bulunan şu paragraf, bir gezi yazısından çok bir denemeye yakışmıyor mu?

Ne mi yapmak gerek? Batı’yı anlamak, Batı düşüncesini içimize sindirmek, kendi gerçeklerimize öyle ulaşmak, değerlerimizin değerini, değersizliğini iyi kestirebilmek ve her şeyi temelinden başlayıp yoğurabilmek, bir yeni düşünce, yeni ruh, yeni insan yaratabilmek. Yarım yamalaktan, ciddiyetsizlikten, dikkatsizlikten kurtulmak, ne yapıp yapıp kurtulmak.” (Batu, 1970: 47).

Selâhattin Batu’un Varlık’taki yazıları şüphe edilemeyecek kadar apaçık denemelerdir. Bu 163 denemede açıklama, karşılaştırma, tasvir, diyalog, sorulama vb hemen bütün anlatım imkânlarını kullanır Batu. Yer yer söyleşiden yararlanır. Cümleleri de çoğun kurallıdır. İşlenen konu otuzun üstündedir:  Otuz bir yazıyla başı psikoloji çeker. Ardından on yedi yazıyla Doğu-Batı karşılaştırması, on üç yazıyla toplum eleştirisi gelir. Yazarlar hakkında on bir, gezdiği yerler hakkında on yazısı vardır. Varlık’ın 470 ve 472’inci sayılarında yer alan “Londra Geceleri” ile derginin 590, 593, 596, 599, 601’inci sayılarında yer alan “Avusturya Günlüğü”, denemelerinden sadece bu ikisi;  ilki az, ikincisi bir hayli değişmiş olarak kitaplarından Avusturya ve Venedik Günleri’ne girer. Başka yok. Tekrarı sevmiyor Batu.

Varlık’ta yılbaşı için sekiz; kitaplar ve hayat hakkında yedişer; edebi türler hakkında altı; Atatürk  için beş; resim ve sanatçılar üzerine dörder; felsefe, din ve tiyatro üzerine üçer yazısı var. İki yazarın ardından iki yazı yazmış. Egemenler, mimarlık, sanatçı hayatı, tabiat, insan-lık, müzik hakkında yazdıkları da ikişer. Edebiyat eleştirisi, fizik, Ay, 27 Mayıs, Varlık, güncel ve dil birer yazıda konu ediliyor. Dört yazı, günce biçiminde –tarihli. Beş yazı biyografisine ve kişiliğine kaynak olabilecek özellikte. Bir yazısı doğrudan kendisi için.

Velhasıl Selâhattin Batu, üsluplu bir yazar. Birikimli. Boşuna yazmıyor. Değişmekten, dönüşmekten korkmuyor. Bütün eserleri, dergilerde kalmış yazıları yeniden basılmalı. Batu’dan öğreneceğimiz çok şey var.

 

 

KAYNAKÇA

Batu, Selâhattin (1945). İnsan ve Sanat, İstanbul, Remzi, 1945

Özgü, Melahat (1945). “Önsöz”, [Selâhattin Batu, İnsan ve Sanat, Remzi, 1945] içinde: s. 5-6 

Batu, Selâhattin (1953). Romancero, Varlık, İstanbul, 1953

Batu, Selâhattin (1954). “Selâhattin Batu Anlatıyor”, Varlık, Şubat 1954, Sayı: 403

Batu, Selâhattin (1958a). “Benim Sevdiğim Denemeler”, Varlık, 15 Eylül 1958, Sayı:486

Batu, Selâhattin (1958b). “Denemelerin Dünyası”, Varlık, 1 Ekim 1958, Sayı: 487

Batu, Selâhattin (1966). İsviçre Günleri, Ankara, Hisar, 1966

https://tr.wikipedia.org/wiki/Selahattin_Batu

Batu, Selâhattin (1970): Avusturya ve Venedik Günleri, Varlık, İstanbul, 1970

Batu, Selâhattin (1972). İspanya Büyüsü, Varlık, İstanbul, 1972

Yetkin, Suut Kemal (1973). “Batu’yla Geçen Yıllar”, Varlık, Temmuz 1973, Sayı: 790

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....