Menü
Şehrimiz Eşrafından  Kitap-lık, Sayı: 210,Temmuz-Ağustos 2020
Öyküler • Şehrimiz Eşrafından Kitap-lık, Sayı: 210,Temmuz-Ağustos 2020

Şehrimiz Eşrafından Kitap-lık, Sayı: 210,Temmuz-Ağustos 2020

 

“Es salatu ve’s-selamu aleyke Ya Rasulallah!”

Ses bir alçalıp bir yükselmekteydi –metaldi.

Cahit mırıldandı:

“Sela verildiğine göre / Camiikebir minaresinde / Günlerden Cuma olmadığı halde / Muhakkak ölü var mahallede.”

Kulak kabarttı. Acaba kim?

Ses geldi...

“...şehrimiz eşrafından...” Yine gitti.

Ölen kimdi, anlayamadı. Cahit, kendi adına devam etti:

“...aslen Sivaslı, fütüvvete mensup Hacı Bezzazzade Mehmet Salih ahvadından manifaturacı Mehmet Cahit hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi öğle namazını müteakip Camiivasat’tan kaldırılacaktır.”

 

Tıkandım. Bazen olur, öykü durur, yürümez. Hikâye zayıf, dil dolaşıktır. Ya da başka bir şey vardır, tıkanır öykü. Şimdi olan da bu. Cahit sahnede tek başınadır: sela dinler, mısra mırıldanır, kendi selasını okur. Ben, hikâyede yokum. Duyduğumu, gördüğümü kaydediyorum sadece. Tiyatroda dekorun, aksesuarın işlevi ne ise benimki de burada odur. 

Öyküye girişim iyi olmuş, beğendim. Ama öyle sürdüremem ki. Cahit’in derdi kendisiyle değil çünkü. Öyle olsa kolay. Mırıldandırırım olur biter. Cahit kadim bir medeniyetin de temsilcisi. Onun görülmesi, gösterilmesi lazım. Tiyatroda diyalog ve çatışmayla yapılır bu. Ya öyküde? Ben ikisini harman ederek yapmaya çalıştım, bakalım olmuş mu?

 

Selasını okudu, evden çıktı. Cahit yavaştır. Adım adım yürür. Tane tane konuşur. Çarşıya indi. Tenhaydı.

Kahve önündeki duta saran asmalar hiç budanmamıştı; dalların, filizlerin gelişigüzel bırakıldığı hemen görülüyordu. Altındaki gölgede bıyıkları terlemek üzere üç delikanlı... Okuldan kırmışlar. Sigaraları avuçlarında. Küçük nefeslerle içmekteler. Bakışları ürkek. Kapının hemen yanında, kravatı kıpkızıl, giyimi yeni ama özensiz, kırk yaşlarında bir adam... Önünde nargile... Ne içmesini biliyor ne de boğazı yandığında lüle üzerinden kömürü çekmek gerektiğini. Şişede ağır duman... Ne de marpuçtan üfleyerek dumanı boşaltmasını. Garibim heves etmiş işte! Romeo da bunun farkında. Romeo, Asmaaltı’nın demirbaşı. Karnı beyaz, sırtı tütün sarısı cins bir kedi. Eylül ayını sevmez. Eylül güneşi bir açar, bir kapar –bereketsizdir. Eylüllerde kapıda toykurur daha çok Romeo ki güneş buluta kaçtığında o da içeri kaçsın. Bu nargile münasebetsizi nerden çıktı şimdi! Şeytan diyor: Atla üzerine, bir tırmık at! Atlamadı. Tırmıklamadı. Kötü kötü bakmakla yetindi; içerdeki iki üç masada ikişer üçer kişi vardı ancak; birinde tavla oynuyordu iki kişi. Birinde yeleme bir sohbet başlatılmıştı. Birinde de, oturanlar, birini bekliyorlarmış gibi gözleri kapıya dönük, suspustular. Romeo, masalar arasında dolaştı, bir tur attı, sonra da sohbettekilerin masası altına kıvrılıverdi.

 

Cahit sabah kahvesini evde içer, öğleyi evde kılar, sonra çarşıya iner, mağazayı yoklar, etrafı kolaçan eder ve Asmaaltı’na gelir... Kenarda bir masaya oturur. Rıza garsonun getirdiği yandan çarklıyı höpürdetmeden içer. İkindiye doğru da kalkar. Yıllardır bu böyle. Yaşıyla, ağırbaşlılığıyla mutena bir yeri vardır halk içinde, şehrimiz eşrafından aslen Sivaslı Mehmet Cahit’in.

 

Cahit, Asmaaltı’na geldi, durdurdum:

“Hele bir bekle” dedim, “Rıza’ya mizansen vereyim.”

Seslendim, geldi:

“Necati Ağbi’m, buyur!”

“Okul kaçaklarını kaldıracaksın, Cahit’i oraya alacağız. Kahvesi gelecek. Sana soracak: ‘Ölen kim?’ Söyleyeceksin. Cenazeden gelenler, Cahit’in dediklerini kuşkuyla dinleyecek, ama saygısızlık da etmeyeceklerdir. Kapı ağzında bir Nargile vardı ya, türedinin tekidir o. Dün ayakken bugün baş olanlardan. Zıpçıktılık yapacaktır ara ara, aldırış etmeyin, görmezden gelin. İçerdekiler lümpen; onları geç, onlar kaçsalar da olur, kaçmayıp kalsalar da.

“Necati Ağbi beni biraz daha anlatsana. Nasılım?”

“Sen eşrafsın Cahit. Halk içinde de devlet katında da ağırlığın var. Sözün değerli. Vara yoka konuşmuyor, sözünü harcamıyorsun. Kendinden gayet eminsin. Böylesi güven pek çok insanı nobranlaştırır; ama seni asla! Rabbinin murakabesi altında olduğunu hiç mi hiç unutmuyor, her an, her konuda edebe uyuyorsun! Tamam mı?”

(Öykü anlatıcısının düştüğü derkenar: Cahit hafif eğilerek sağ elini kalbinin üstüne koydu; Necati Ağbi de o kalbî selamı kalbî selamıyla aldı.) 

“Hazır mıyız? Haydi, sahne!”

 

Rıza’yı üzerlerine gelir görünce kaçıştı çocuklar. Cahit masada. Nargile rahatsız. Böyle ağır adamlardan, mütedeyyinlerden hazzetmiyor anlaşılan.

Kahvesi geldi.

“Bir ölen var Rıza... Şehrimiz eşrafından –kim?”

“Tüccar ve İş Adamları Odası Başkanı Altay Bey’in babası.”

“Babası mı? Kimmiş o? Nerededir? Ne iş yapar?”

“Çukurtaban’dan Abacı Mir.”

“Tüccar terzi falan yani.”

“Olur mu hiç! Zaten otuz beş haneli köy. İşi kaba kumaş, kaba dikiş.”

“Hani eşraftı?”

Nargile kıpırdandı. Meydana atılacak oldu, ama Rıza’nın “sıranı bekle” işaretiyle de durdu.

“Oda başkanının babası ya, oradan geliyor eşraflığı.”

“Odadan eşraf olur mu? Odalar irfansızdır. Ruhsuz. Hatta Maarif’ten milli eğitim’e dönüldüğünden beri her şey irfansız.”

“Cahit Hoca’m, galiba insafsızlık ediyorsunuz. Bunca ilim var, âlim var;  her şey nasıl irfansız olur, ruhsuz olur?”

“Bak Rıza çocuk! İlmin yetiştirdiğine âlim denir; irfan sahibine ise ârif. Âlim olmanın süresi vardır. Temsil, yirmi beş sene dirsek çürütür âlim olursun. Ama irfan hayat boyudur: Kulağına ezan okunarak adın konur, orada başlar irfan; selan verilene kadar da sürer.”

“Yani ilim boş bir şey.”

“Hayır, boş değil. Ama ilim ancak irfanla insanîleşir.”

“Hani, vali oldun ama adam olamadın gibi.”

Önce ayak sesleri gelir, sonra kendileri. Kahvenin o tenha taşlığı cenazeden dönenlerle dolar taşar adeta. Hepsi de çarşının insanlarıdır; Cahit’in masada bütün sakinliği ile oturuyor olmasına şaşarlar, aralarından en genci –ki mağazası Cahitlerinkiyle dip dibedir ve Cahit’in oğlu Halil’in en yakın arkadaşıdır- sorar:

“Cahit Amca, cenazede yoktunuz?”

“Evet, evlat! Selayı duydum, ama kim için verildiğini anlayamadım. Yoksa elbette gelirdim. Allah gidene rahmet, kalanlara sabır eylesin.”

Nargile, Rıza’nın “sıran geldi” işaretini beklemeden, cemaatten de hazır yüz bulmuşken meydana bir celal ile bir yürüyüş yürür, öyle bir nara atar ki gören illa der: Tevekkeltü alâllah!

“Hieeyt babalık! Kim o vali olup da adam olamayan, de bana!”

Rıza, Nargile’yi durdurur:

“O söz benim, onu ben söyledim, soracağını bana sor.”

 “Yok, ona soracam! Koskoca oda başkanının babası ölmüş, sen o muhteremin cenazesine gitme...”

(Cenaze namazı farz-ı kifayedir, bütün Müslümanların katılması gerekmiyor.)

“Üstüne de ‘Hani eşraftı?’ de, eşraflığıyla dalga geç... Yakışıyor mu sana!”

(Dalga geçmiyorum. Eşraftan olamayacağını söylüyorum.)

“Bu cennet vatanın tüccara, sanayiciye, iş adamına neler borçlu olduğunu bilmiyorsun, sana yuf olsun be! Onlar olmasa, işçi, köylü, zanaatkâr, emekli... ne yerdi, ne içerdi. Düşün hele bir!”  

Kahve içindekilerden, gözleri kapıya dönük ve suspus oturanlar da dışarıya çıkmıştılar, bir ağızdan:

“Evet, evet doğru söylüyor: Kimdir, kimdir o, vali olup da adam olamayan?”

Nargile, kışkırtıcı:

“Kim olacak? ‘Onlar ki toprakta karınca, suda balık / havada kuş kadar çokturlar; / korkak, cesur, hakim ve çocukturlar / Kahreden ve yaratan ki onlardır...’ Yani arkadaşlar tüccardır, sanayicidir, iş adamıdır onlar... ‘Destanımızda yalnız onların maceraları vardır.’ Hey gidi günler!”

Lümpenlerden mübalağa bir alkış, mübalağa bir kıyamet kopar; hengâme devam etmekteyken Nargile Rıza’ya yanaşıp, Cahit’i göstererek bir şey sorar, yerine döner:

“Babalık, hem sen de Sivaslı bilmem ne kimlerdenmişsin. Manifatura alıyor, satıyormuşsun. Odanın da üyesiymişsin. Kendini neden inkâr ediyorsun? Vatan sana da çok şey borçlu.”

Lümpenler korosundan yine mübalağa bir alkış kopar; bravolar, yaşalar, aslanlar, kaplanlar gırla!

 

Rıza, kaşıyla, gözüyle Nargile’yi uyarır: Rolün bu kadar, tamam; ancak yerinde sayabilirsin!

Cahit’e döner:

“Hocam, kaldığımız yerden devam edelim mi?

“Hayhay, replik ver.”

“İlim ancak irfanla insanileşir, dediniz Hoca’m. Bu ne demek?”

 “Ne diyor Kitap: İkra! Yazıyı oku. İnsanı oku. Tabiatı oku: taşı, toprağı, suyu. Hayvanı oku. Bitkiyi oku. Niçin şiir okuruz? Hayatımızda neden resim vardır, müzik vardır? Yollar, köprüler, ibadethaneler... Şehirler... Niçin? Niçin?”

“Kullanıyoruz Hocam.”

“Hayır onlar bizi kullanıyor. Evler evlerimiz değil artık. Hikâyeler hikâyemiz değil. Bizi anlatmıyorlar.”

“Hoca’m, n’olur saygısızlık saymayın; Neredeyse kağnıyı öveceksiniz...”

“Hayır, kağnıyı övmüyorum. Ama kağnıdaki muhteva –yani bize özgü ruh- yerine bugün gelende yok.”

“Ama hocam, yirmi birinci asırdayız. İnsanlar, ülkeler, ekonomiler birbirleriyle yarışıyorlar.”

“İşte ben de hanidir bunu söylüyorum Çekirge. Bu asırda eşraf olmaz. Hele köylüden hiç olmaz. Eşraf, şehirlidir.  Varlık sahibidir. Ama mahalledendir. Yoksulla birlikte yaşar. Onu eşraf kılan, variyetli olması değil, Kitab’a ve sünnete bağlılığıdır.”

Asmaaltı namaza kıyam etmiş gibiydi. Nargile dahil herkes suspustu. Romeo bile Asmaaltı’nın ilk kez böyle bir gün yaşamasından korkup kendine asmanın yaprakları arasında bir loca kapmış, aşağıdaki taratoroyu anlamaya çalışmaktaydı. Tuhaftır, cenazeden gelmişlerdi, fakat duaya alışmamış hayli dudak vardı cemaatte. Yine tuhaftır, Cahit’in oğlu Halil’le komşunun oğlu da aralarındaydı.

“Rıza, tereddütler var galiba, sorar mısın nedir merak ettikleri.”

Rıza gitti, sordu, öğrendi:

“‘Biz neden kendimizi eşraf görüyoruz öyleyse? Nedir bizi yanıltan?’ diye soruyorlar Hoca’m.”

“Aslında doğru cevap kendilerinde Çekirge. Ben şu kadarını diyeyim: Eşraf, kelime olarak, sihrini, parlaklığını hâlâ koruyor. Bundan naşi metal çağın ölçüsüzlüğünü insanî çağın ölçüleriyle gizlemeye çalışıyorlar. Hani bir TV reklamında bir banka, para düzenini aklamak için, su satan bir çocuğu kullanmıştı –bunlarınki de öyle.”

Cahit, sorusu olan var mı anlamında kıyamdakilere bakındı. Yoktu. Kalkmak üzereydi, Rıza:

“Takıldım Hocam, son bir soru: Eşraf, arif midir? Ariflerden mi olur?”

“Niçin şiir okuruz? dedik az önce. Sahi, niçin okuruz? Bütün sanatlar, insanı olgunlaştırır Çekirge. Ömür kısadır, ölüm yakın. Korkarız. Bu korkuyu, sanat, üzerimizden alır. Bizi vatana hazırlar. Yazan isterse ateist olsun, yazdığı okunuyorsa eğer bil ki o da vatana hazırlar –ama bunun farkında değildir.  Ârif, bu hazırlığa girmiş insandır. Şehirlerimiz kitap gibiydi eskiden. Çarşılarını okurduk, ahşap evlerini, mezarlarını okurduk... Herkes kendi nasibini alırdı elbette.Yani Ârif kendi içine bakar, kendini oldurur. Ârif’ten eşraf olur mu? Olmaz mı! Hem ne güzel olur. Ama şart değil. Eşraf toplumla tarif edilir.”

Cahit, kalktı, sağ elini kalbi üzerine koydu, gitti.

Arkasından bakakaldı Asmaaltı.

 

Necati’nin hamişidir: Öykü burada bitti. Burada mı bitmeliydi? Sonlara doğru biraz uzattık galiba. Bazen tıkanır öykü, bazen de işte böyle uzar, ya da uzamış görünür. İsterdim ki Cahit eve gitsin, oğlu Halil’e “Bugün olanlara sen ne diyorsun?” diye sorsun, Halil de, “Cenazeye gelmeliydin!” desin, ertesi gün de Cami-i Vasat müezzinine babasının vasiyetine göre yazılmış şu duyuru metnini hıçkırıklarla götürsün:  “Şehrimiz manifatura esnafından...”

Kıyamadım Cahit’e.

 

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....