Menü
İRONİ VE ÜNLEM  Yolcu, Sayı: 57, 2010
Diğer Yazılar • İRONİ VE ÜNLEM  Yolcu, Sayı: 57, 2010

İRONİ VE ÜNLEM  Yolcu, Sayı: 57, 2010

 

 

 

İroninin sıkı ilişkisi edebiyatladır. Sözel sanattır çünkü. Ayrıca, bir dünya algısını resmeder, bir duruşu işaret eder. Tavırdır. Gelgelelim sınırlarını belirlemek, denemenin sınırlarını belirlemekten daha zordur. Sokrates’le doğar, yeni anlamlar alarak günümüze kadar gelir. Felsefeden edebiyata sıçradığı gibi diğer sanat dallarına hatta siyasete ve günlük hayata da sıçrar. Çeşitlenir. Sözele sığmadığı bile olur.

Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı’nda sözcüğün antik Yunancada “eirõneía” olup “bilmezden gelme, ikiyüzlülük etme, asıl maksadını gizleme” anlamına geldiğini söylemekte. Bugün üzerinde kolay birleşilen anlam da buna yakındır. Hatta bununla tıpatıptır. Bir söz söylenir, ama kastedilen bu değil de, söylenilenin tam tersidir. İronide asıl olan, bu ters anlamdır. Dolaylı anlatımdır. Bu yüzden mecaz sanatlarına yaslanır ironi: istiare (eğretileme, metafor), mecazı mürsel, teşhis, intak, kinaye, tariz vb. Anlam sanatlarından da hüsnütalil’e, özellikle de tecahülü arif’e. Bu sanatlarda mizah ortaktır, eleştiri ortaktır. Yakıştırma. Şaşırtma. Sürpriz.

Böylesi dolaylı anlatımlar, halk edebiyatımızın taşlamalarında, halk temaşamızda boldur. Meddah da bu imkândan yararlanır. Modern öykünün ilk isimlerinden Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim, Ömer Seyfettin, Refik Halid… de geleneği sürdürür. Ne var ki mizah, eleştiri, hatta alay açıktır hepsinde. Apaçık. Doğrudan söylenmiş gibidir. Okur, hiç çaba harcamadan görür, alır kastedilen anlamı. Artı olarak kahkaha atar. İçi de ferahlar.  

Tamam, ironist, düzenden şikâyeti olan insandır. Ama bunu bağırarak yapmaz. Hele alaya hiç tenezzül etmez. Ya da şöyle: Bunu asıl amaç olarak görmez. Karşısında bütün kurumlarıyla yerli yerinde ve buyurgan bir düzen vardır; bunun ancak sakin bir bilinç, kıvrak bir zekâ ve entelektüel bir birikimle alt edilebileceğine inanır. Diyeceğini bilerek eksikli der ironi. Köşeli demez. Doğrudan eleştiriye üstünlüğü de buradadır zaten.

Peki, yazar, doğrudan eleştirinin sakıncalarına karşı kendisini emniyete mi alır böyle yapmakla? Belki bu da vardır. Ama bu alçakgönüllülüğün arkasında, en az onun kadar yüksekten uçuş olmadığı da söylenebilir mi? Bu daha büyük risk almak değil midir? Vazgeçtim. İronist, belki de, sözün her iki yandaki anlamından da vazgeçmeyen bir kararsızdır. Yahut doğruyu okura buldurmak isteyen bir söz kurgucusu.

İroninin anlaşılmama tehlikesi vardır her zaman. Aziz Nesin’in “Nötron Bombası Uygarlığı Kurtaracaktır” başlıklı yazısını anlamayanlar olmuştur örneğin. Nötron bombasını eşyaya, yapılara, sanayiye, sanat eserlerine zarar vermediği, kıyıcılığı sadece insana ve canlıya olduğu için över Aziz Nesin. Tabii güya. Aslında şunu der: Bu insan düşmanlığının arkasında kapitalist düzen vardır. Üreten emekçi değil de onun ürettikleri öne geçince olacağı budur. Oktay Akbal, Aziz Nesin’in insan’dan değil de nesne’den yana olduğunu çıkarır buradan, döşenir yazıyı. İlginçtir, o günlerin (Mart 1978) Aziz Nesin düşmanları Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem’e götürürler aynı yazıyı. Dikerdem, okur, “Bu bir gülmece yazısı. Aziz Nesin size tuzak kurmuş” der. Vedat Günyol’un cevabı ise daha öğretici: “O yazı, olağanüstü bir kara gülmece. Daha başlığından belli bu.” Gelenlerin utanıp gittiklerini mi sanırsınız? Hayır. Gitmezler. “Böyle gülmece olmaz” deyip bilgiçlik ederler. Eğer bu bir alay olsa imiş başlığın sonunda parantez içinde ünlem olur imiş. Vedat Günyol’un cevabı: “İşte bu işareti koymadığı için iyi gülmece.”

Öykümüzün sonraki ironistleri: Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Nazlı Eray, Ramazan Dikmen… ve şimdikiler: Murat Yalçın, Murat Gülsoy, Ayfer Tunç, Gökhan Özcan… ironinin iyi örneklerini verdiler şüphesiz. Ama öykülerinde gizlenmesi gereken bir şeyler kalmış gibi gelir bana. Zannım o ki geleneksel ironideki göstermecilikten ve açık söyleyişten izler var hâlâ. İki büyük isim: Haldun Taner ve Oğuz Atay için de geçerli bu. Haldun Taner, bön, yarı cahil ama mutlu insanları bile Hüseyin Rahmi gibi alaya alabilir örneğin. Oğuz Atay, özellikle 80’li yıllarla artacak olan postmodern ironinin, daha 70’li yıllarda ilk örneklerini verir. Ama sakin bilinci, kıvrak zekâsı ve entelektüel birikimi, çokanlamlılığıyla hayata, oyun anlayışıyla metne gölge düşüren postmodernizmi, tabii kaydı ihtiyatla söylüyorum: dengeleyememiştir.

Roman “kurucu rol” üstlenir bizde. Pozitivizmle, rasyonalizmle temastadır. Tasvircidir. Anlatır. Gösterir. Bu ölçüde olmasa da öykü de böyledir. Ancak, muhalif edebiyat da aşağı kalmaz anlatıcılıkta. Sanırım, ironinin haddeden geçmişine sık rastlanmayışı bundan.

Aklıma Memduh Şevket’in “Hayat Ne Tatlı”sı geliyor. Hafız Nuri Efendi, eşin dostun yanında, peşinde çok sıradan geçen bir günün sonunda büyük mutluluk duyar. Nedir onu mutlandıran? Ona, “Hayat ne tatlı şey! İnsanın ömrü olmalı da yaşamalı” dedirten? Aslında yoktur böyle bir şey. Hafız Nuri Efendi, saftır, bilmez bunu. Görmez. Fark etmez. Bunu gören biziz. Okur. İroni burada. Fakat… Hafız Nuri Efendi… Neden olmasın? Belki saflığa yatan biridir. Farkındadır her şeyin. Farkındadır da okur farkına varacak mı merakındadır. Okura ironi kurmuştur belki.    

İroninin, kimseyi incitmeden yapılanı, humordan nasiplenmişi, ya da şöyle: okurun arifliğine inananı gayet az. Bunun bir de trajik olanı var, o da az. Azlardan örnek, Sabahattin Kudret Aksal’ın “Ev ve Ölü” adlı öyküsü. Kalabalık bir aile kira evinden satın aldıkları üç buçuk katlı kendi evlerine çıkar. Odalar paylaşılır. Yerleştirilir. Konu komşuyla dostluklar kurulur. Öyleyken, anlatıcı –ki evin çocuğudur- bu yeni eve alışamaz. Oysa sevilmektedir. Hele büyük dayısının hayalleri vardır yeğeniyle ilgili. Yine de alışmakta, eve ısınmakta zorlanır çocuk. Ne zaman ki dayı hastalanır ve ölür, öyküyü şu cümleyle kapatır anlatıcı: “Evden ölü çıkınca ev biraz daha bizim olmuştu.”

Demek böyle oluyor eve yerleşmek? İyi de böyle mi olmalı?

Cümlenin sonunda (!) olaydı keşke. Ya da unutulmadığını bileydim ünlemin.

 

                                                                                                     Yolcu, Sayı: 57, 2010

Necati Mert

Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi....